Öne çıkan

BLOG HAKKINDA HER ŞEY

Elimde kahve ve kitap aklımda ise blog fikri

BEN KİMİN NESİ VEYA FESİYİM?

SİZ NEDEN BURADASINIZ?

SAYFANIN KİMLERE HİTAP EDECEĞİ YA DA ETMEYECEĞİ?

SAYFANIN KİME, NE VAAT ETTİĞİ?

KARŞILAŞACAĞINIZ YAZILAR VE KONULARIN NE OLACAĞI?

DAMACANA POMPASI VE ISLAK TUVALET TERLİĞİ GİBİ HİSSEDECEĞİNİZ YAZININ DETAYLARINA OKUMAYA DEVAM EDEREK ULAŞABİLİRSİNİZ !..

KİMİN FESİ BU ÇOCUK ?

Kim lan bu hergele? veya herkesin de bir düşüncesi var ha! Sen kim oluyorsun ki senin ne düşündüğünü merak edelim? dediğinizi ya da en azından bunu sesli dile getirmeseniz dahi içinizde bir yerlerde, birisine karşı hissetiğiniz serzeniş olarak belirdiğine eminim bu soruların. Bunu bu kadar yakinen biliyorum çünkü her insan evladı gibi ben de bunu bir zamanlar dile getirip bu durumdan yakındım.

Öncelikle öyle abartılacak düzeyde ve spesifik olarak nitelendirebileceğim hiçbir marifetim olmadığını açıkça belirtmekle başlamak istiyorum. Sıradan, tipik bir Anadolu çocuğu profiline sahip olduğumu ve naçizane zannımca sizden birisi olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Nitekim benim Hakkımda daha detaylı bilgiye de bıraktığım linkten ulaşmak mümkün.

BURADA BULUNMA SEBEBİNİZ

Burası ”Git kendi kapının önünde oyna! ” diye azarlayan teyze ve ”Bu bedavayı hangi bakkaldan aldıysan oraya götür çocuğum” diyen mahallenin bakkalının ve tüm bunları yaşamış bir neslin ortak noktası, kapısının önü ve bedavayı götürdüğü bakkal. Burası bir zamanlar dutluk olan o arazi. Siz bu yazıyı okuyan mahalle sakinleri burası sizin içinizden gelen bir çocuğun kalıntılarını bıraktığı, bayramlarda kapınızı şeker istemek için değil de kafanızın içinize fikir tohumu ekmek için çalacak, hiç mahalleye uğramayan mahalle muhtarı edasıyla vaatlerde bulanacak komşunuzun blogu.

Benim yazılarımı okumanızı büyük bir tutkuyla istiyor ve bunun uğruna feda edebileceğim çok şey olduğunu; alelade, saçma sapan veya vaktinizi boşa harcatacak yazılarla katiyen uğraşmayacağımı, bu yolda en kıymetli varlığım olan zamanımı hiç çekinmeden harcayacağımı bilmenizi istiyorum. Beni okumanız gerektiği kanaatinde bulunmaktan ziyade aslında herhangi bir yazıma denk geldiğiniz andan itibaren müptelası olacağınızı, yazı stilimi ve olaya bakış açımı seveceğinizi garanti ediyor ve şahsımca bunun adına söz vermekten çekinmiyorum. Burada amacım genel bir popülasyona seslenmek, herkesin algılamasını sağlamak veya büyük bir kitleyi halkın duyar mekanizmasıyla oynayarak site tarafına çekmek istemek kesinlikle değil, kaldı ki bu isteyeceğim son istek ve arzum olur. Benim size vaat ettiğim; hiçbir sitede bulamayacağınız, bulunmaz hint kumaşı vibe’ında, kendi edindiğim birikimlerim sonucu doğan, kelimelerin ahenkli bir şekilde dans ederek bir anlam bütünlüğü oluşturacağı, görüşlerime katılmasanız dahi saygı duyulacak nitelikte yazılarla karşılaşacağınız yönünde. Sitenin aurasını ve ruhunu vücudunuzdaki her hücreye kadar hissedeceğinizi ve bundan kopamayacağınızın teminatını veriyorum sizlere. Biraz pazarlamacı edasıyla yazıma devam etmiş olabilirim fakat sizce de doğasında konuşabilme gücü olan her canlı az biraz bu yeteneğe sahip değil midir?

Gelelim hangi konularda, hangi alanlarda yazacağıma, kimlere hitap edeceğime ve kimlerin bir tutku içerisinde yazılarımı okuyacağına;

Kendimden bahsederken şu detayı atlamışım ki bu benim için oldukça kıymetli bir pürüz. Çocukluğumdan beri film izleyerek büyümüş ve film diyarlarında yaşayıp sürekli bir karaktere bürünmüş olan ben, ilerleyen süre zarfında bunu izlediğim yabancı diziler ve en nihayetinde ne kadar geç olduğundan yakınsam da okumuş olduğum kitaplar takip etti bu durumu. İzlemiş olduğum tüm film, dizileri ve okumuş olduğum tüm kitapları arkadaşlarımla ve forumlarda tanımadığım insanlarla konuşmaktan, yorumlamaktan ve tartışmaktan çok büyük bir haz alıyor, seviyorum. Nitekim bu site de bu amaç doğrultusunda oluştu. Blogumun kapağından da anlayacağınız üzere bir filmi veya diziyi izlemeden ve bir kitapı okumadan önce spoilersız şekilde, yapacağınız eylem için fikir edinmenizi sağlayacak bir bilgilendirme ve bilgilenme platformu.

  • Film ve Dizi tutkuları
  • Kitap aşıkları
  • Okumayı ve kendini geliştirmeyi amaç edinmiş kişileri barındıracak olan site ve hitap kitlesi

Hayat bu meşakkatli yolculuğunda hiç kimsenin önüne kırmızı halı serip yol bitimine kadar arkasından destek vermiyor. Bilakis türlü türlü badirelerle mücadele gerektiren yaşantımızın olmazsa olmazlarındandır hayatın engelleri. Aynı anda yan yana var olmamız hepimizin aynı dünyayı yaşıyor olduğu anlamına gelmiyor ne yazık ki. Bambaşka deneyimlerle, apayrı yaşanmışlıklarla hepimiz hayat için birer prototipten ileri gidemiyoruz. Ya da gitmemek üzerine programlanıp, kolayı seçip, sistemin kurucuları tarafından beynimizin yıkanmasına izin verip hayatın hepimizden daha akıllı olduğu gerçeğini tasdikliyoruz. Hepimizin tekamülleri farklı bu karşı konulmaz bir gerçek fakat neden beynimizi bilgiyle sınayıp onu revize etmiyoruz? İşte bu blog yazılarında vereceği alt metinlerle, hayatı anlamlandırmaya çalışan her beyine, her bireye bir doktrin bırakacak. Kelimemetresi, ölmek için doğduğunu unutmayan, sahip olduklarının bir değerinin olmadığını, ancak ve ancak analizini yapabildiği deneyimlerin gerçek zenginlik olduğunu bilen potansiyelinin savaşçısı olabilme cesareti gösterenlere adanmıştır.

Son olarak buraya kadar okuma gereğini duyup, zamanını bunun uğruna ayırdığın için teşekkür ediyor, sabrına minnettar olduğumu dile getirmek istiyorum . Sağlıcakla, bilgi ile en önemlisi de film, dizi ve kitapla kal olur mu? Buraya tıklayarak da blog hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsin!

NOT: İÇERİSİNDE BULUNDUĞUNUZ SAYFANIN EN ALT BÖLÜMÜNDEN BLOGUMU TAKİP ETMEYİ VE BU YAZIDAKİ BEĞENİ BUTONUNA TIKLAMAYI UNUTMAYIN KOMŞULARIM!

Uğultulu Tepeler Kitap Değerlendirmesi

İNCELEME

Bir aşk hikayesinin tüm detaylarını korkunç gerçekliğiyle yüzümüze çarpan Uğultulu Tepeler kitabı, iki insanın yaşayabileceği tüm haris öfkeleri ve ihtiras dolu sevgiyi bir arada görüp zaman zaman gıpta edip zaman zaman da bu duyguyu tatmamış, tecrübe edinmemiş olmanızdan ötürü mutluluk duyacağınız, zamanın eskitemediği bir öyküyle siz değerli okurlarının karşısına çıkıyor!

19. Yüzyıl İngiltere’sinde geçen bu eser; o dönemin durumunu, şartlarını, koşullarını ve toplum yapısını harikulade işliyor. İçerisinde her kalibrede karakter barındırmakla beraber, o karakterlerin gelişim sürecini hiçbir noksanlık olmadan şahit oluyorsunuz. Kendinize Onedio testi misali karakter benimseyebileceğiniz nitelikte sınırlı ama oldukça fonksiyonlu insanlar bulunduruyor olması, hikayenin yalnızca aşk kisvesi adı altında kaleme alınan manasız bir kitap olmadığı alameti farikasını gözler önüne seriyor.

RUHLARIMIZIN NEYLE YOĞRULDUĞUNU BİLMİYORUM AMA ONUNKİYLE BENİMKİ AYNI HAMURDAN

Gimmerton Kasabasının sakinleri olup kendilerine ait konakları olan 2 saygın ailenin yaşamını konu alan bu kitap, hizmetçi Ellen Dean ile Bay Lockwood’un anlatıcı olduğu, 2 farklı zaman diliminde geçen ve gözlemci bir bakış açısının hakimiyet kurduğu fakat her okuyucunun her karakter bazında farklı düşünebileceği nitelikte koordine edilmiş müthiş bir Emily Bronte kitabıdır.

Heathcliff’in kötü yaradılışta, Edgar Linton’ın ise iyi kalpli olduğunu; Hindley Earnshaw’ın budala ve zalim bir hayat sürdüğünü, Cathy’in evhamlı bir gelgit yaşadığını, Joseph’in aşırı muhafazakar, bağnaz ve dar görüşlü olduğunu ve de Ellen Dean’ın sağduyuyu temsil ettiği izlenimi her okuyucuda az çok aynı kanıları uyandırmıştır düşüncesindeyim. Nitekim kitabı kült yapan onu ”aşk klasikleri” kisvesine sokan durum da zaten bu çetrefilli insanların benliğini yazarın olduğu gibi tüm çıplaklığıyla sunmasında yatıyor. Fakat daha ismini yazamadığım opsiyonel karakterler de dahil hepsinin, tüm bu kitap insanlarının ortak bir noktası var ki o da: Tekamül. Hepsi farklı yaşantıdan gelip, farklı tabiatlar içerisinde bulunup, kimisi hor görülerek kimisi bulunduğu sınıf dolayısıyla kimisi de hayatın engellerine boyun eğerek hayatlarını idame ettirdiler. Hayat onlara seçenekler sundu, yeri geldi doğruyu seçtiler yeri geldi yanlışı ama her seçeneğin sonunda onları o başlangıç noktasındaki benliklerinden farklı bir kişi bekliyordu. Bizim yaşantımız da dahil hayatın tecrübelere dayalı olduğunu ve bizi biz yapan gerçeklerin, doğruyu yanlışı bizi ayırt ettiren aklın doğumunda ve temelinde yatan ana etkenin hayatın engelleri olduğu gerçeği bir kez daha karşımıza çıktı. Heathcliff’in ve Edgar’ın birbirlerine zıt varoluşunda, Ellen Dean ile Joseph’in yakışık almayacak benzeşmezliklerinde bu argümanı görmek bir hayli mümkün. Özetle karakterler üzerinden alınacak dersinizin çok olduğu bir kitabı, varoluşunuzun nedenini bir kez daha sorgulamanıza yol açacak bu kitabı şiddetle her okuyucum olan komşularıma tavsiye ediyorum!

Uğultulu Tepeler kitabının konusunu, Uğultulu Tepeler kitabının özetini, Uğultulu Tepeler kitabından alıntıları, Uğultulu Tepeler kitabının yorumlarını ve Uğultulu Tepeler kitabının karakterlerini naçizane anlattığım bu yazıda tamamıyla tek paye ve emel içerisindeydim ki o da bu kitabı okumayan kişilerin büyük bir kayıp içerisinde bulunduğu gerçeğini göstermekti

Son olarak buraya kadar okuma gereğini duyup, zamanını bunun uğruna ayırdığın için teşekkür ediyor, sabrına minnettar olduğumu dile getirmek istiyorum. Sağlıcakla, bilgi ile en önemlisi de film, dizi ve kitapla kal olur mu? Buraya tıklayarak da blog hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsin!

NOT: İÇERİSİNDE BULUNDUĞUNUZ SAYFANIN EN ALT BÖLÜMÜNDEN BLOGUMU TAKİP ETMEYİ VE BU YAZIDAKİ BEĞENİ BUTONUNA TIKLAMAYI UNUTMAYIN KOMŞULARIM!

Atiye Dizi Değerlendirmesi

İNCELEME

Ülkemizde farklı bir konsept deneyen, saygın(!) televizyon dışına nihayet çıkıp global bir platform olan Netflix’de piyasaya sürülen ve adından sıkça söz ettiren Atiye dizisi, mistik olaylar çerçevesinde hikayesiyle adeta ülkenin piarı adına yapılmış gibi durmakta ve öyle bir iddiası olmamasına karşın çoğu Türk belgesellerinden daha iyi işlenen bilgi aktarma propogandası ile izleyicilere sunulmaktadır. Ve ben de Bu alengirli ve lehimize göre biçimlendirilen Atiye dizisinin incelemesi ve değerlendirmesi ile siz değerli komşularımın karşısındayım!

Diğer aynı kalibredeki örneklerine nazaran sürükleyici ve sıkmayan bir dizi olduğu aşikar fakat senaryo çoğu yerde o kadar kopuk ve anlamsız oluyor ki ”E be kardeşim bu kadar da olmaz” derken kendinizi bulabiliyorsunuz. En heyecanlı ya da meraklandırıcı anlarda sakız gibi uzatılan bölümden bölüme atlama yapıp hikayeyi sezona yayabilmek amacıyla yapılmış kalitesiz seçimlerle karşımıza çıkan senaristleri de gerçekten tebrik etmek gerekiyor. Nitekim senaryonun tutarsızlığı beraberinde kötü oyunculuğu da getiriyor. Bu durumlar da izleyen her bireyde izleme hevesini ve tutkusunu oldukça fazla biçimde kırıyor. Diğer ülke yapımlarından ”Dark, Utopia, Outlander” esinlenilerek ve onların hikayelerini harmanlayarak bir dizi çıkarma gayesi, doğrusunu söylemek gerekirse tutmamış. İstanbul-Urfa arasını 5 dakikaya indirmeleri, Nevşehir’e ışık hızında beş parasız otobüs yolculuklarının yapılması, Atiye’nin kimliksiz her yere girip çıkması, dürbünlü tüfek ile seri atışlar yapılması ve oyuncak bebek hüsranı farkedilmemesi olanaksız hatalardı. Tabi bir bölümde gelen Jesus Chrast’i de unutmamak lazım

Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

Oyunculukların neredeyse büyük bir çoğunluğunun hayal kırıklığı olup vasata yakın olması da ayrı bir üzücü durum idi. Misal başrol Beren Saat’in oyunculuğu çok ruhsuzdu, Mehmet Günsur ve Metin Akdülger’in oyunculukları ise şahsi fikrimce beklentinin altındaydı. Oynadığı karaktere ve sahneye gizem katmak isteyen her oyuncu çuvallama noktasına gelip oralarda turlar atıyorlardı. Ve de ne gariptir ki Melisa Şenolsun’un oyunculuğunu çok beğenip onun bu dizinin underrated oyuncusu olduğu kanısına vardım. Umarım 3.sezon çekimleri başlayan Atiye; seri üretim mantalitesinde devam etmez, bütçesiz ve prodüksiyonsuz bir sezon daha bizi beklemez. Umarım konusu itibarı ile bu cesareti gösteren yapımın, son vuruşu hüsrana ve hayal kırıklığına uğratmaz. Ve yine umarım ki Diyalogların iyi olacağı, her oyuncunun iyi ki bu yapımda yer almışım diyebileceği ve biz izleyen ”türklerin” bakın bizim de böyle bir dizimiz var diyebileceğimiz bir 3. sezon bizi bekler

Kendi ana dilinizde bir fantastik dizi izlemek istiyorsanız şayet biçilmiş bir kaftan aslına bakılırsa. Zira ülkemizde yapılan işler Rtük engeli dolayısıyla, bütçe dolayısıyla ve de izleyen kesimin muhafazakar tutum tavrı nedeniyle çok basit olup zekanızı bir yana bırakabileceğiniz nitelikte olmaktadır. Tabi istisnalar oldukça fazla var ama geneli itibari ile bu şekilde kronik olarak devam etmektedir. Keza yabancı ve ünlü bir şirketin ülkemizde bu tarz projelere yer veriyor olmasına destek vermek bir nevi bizim adımız görev arz ediyor. İzleyelim, izlettirelim ki Netflix ülkemiz adına daha fazla yatırımda bulunup daha iyi işler çıkarma yolunda adımlarını atsın komşularım!

Son olarak buraya kadar okuma gereğini duyup, zamanını bunun uğruna ayırdığın için teşekkür ediyor, sabrına minnettar olduğumu dile getirmek istiyorum. Sağlıcakla, bilgi ile en önemlisi de film, dizi ve kitapla kal olur mu? Buraya tıklayarak da blog hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsin!

NOT: İÇERİSİNDE BULUNDUĞUNUZ SAYFANIN EN ALT BÖLÜMÜNDEN BLOGUMU TAKİP ETMEYİ VE BU YAZIDAKİ BEĞENİ BUTONUNA TIKLAMAYI UNUTMAYIN KOMŞULARIM!

Enola Holmes Film İncelemesi

DEĞERLENDİRME

Oldukça ünlü bir kurgu karakteri olan Sherlock Holmes’un kardeşinin yaşantısını konu alan, içerisinde bolca dedektiflik bulunduran ve dönemin durumunu gayet güzel aktaran Enola Holmes filmi; hiç sıkmayan akıcı sekanslarıyla, müthiş yönetmenliğiyle ve Millie Bobby Brown’un harika oyunculuğuyla müstehcenlik içermeyen aile ile beraber izlenebilecek kıvamda keyifli bir filmdir.


Enola Holmes filminin değerlendirmesini yapıyor olmamdaki ana sebep Millie’nin oyunculuğuna olan sevgi ve saygımdan kaynaklanıyor. Sahnenin vermesi gereken tüm duygu yoğunluğunu izleyiciye aktarabiliyor ve filme müthiş kreatiflik katan bir husus olan Enola Holmes’un sahne ortalarında izleyiciyle göz teması kurup kameraya konuşma gelgitleri inanılmaz bir olaydı. Farklı bir lezzet katmıştı filme bu detay. İzleyiciyi hikayenin içine çekebilecek sorular sormaktaydı ve izleyen her bireyde merak unsuru uyandırmaktaydı. Akıllıca kurgulanan basit ama tesirli bir detay. Vee Sherlock Holmes karakterinde boy gösteren Henry Cavill abimiz var ki onu da hiç beğenmediğimi dile getirmek istiyorum. Diğer Sherlock’lara karşın apayrı bir tutum sergileyen ve ruh halinde olan birisi vardı. Henry’nin ve yapım ekibinin söylemine göre farkında olarak yapılıp bilerek bu tarzda Sherlock çıkarılmış. Buna dair bir dedikodu var fakat bu da bana oldukça mantıksız geliyor. Kültleşen ve halka mal olmuş fenomen bir karakteri ne şartta, hangi durumda oynarsanız oynayın yine de gayet tabi karşılaştırılacaksınız, bunun kaçarı yok! Kaldı ki benim de düşüncem, bu ”Sherlock”u Robert Downey’in veya Benedict Cumberbatch’in oyunculuğu ile mukayese edildikten sonra oluşan tadda değil. O yapıtları izlememiş olsam dahi eminim ki yine kararım değişmezdi. Son olarak, yiğidi öldür hakkını yeme sözünden yola çıkarak bir ”Enola Holmes” filmi olduğundan mütevellit bu denli yergiyi de hak etmediği kanaatindeyim.

Sizin bilgi birikiminize şahsımca katkı sağlayacağını düşündüğüm ya da en azından keyifli vakit geçirmenizi sağlayıp motivasyonunuzun yükselmesine olanak sağlayacak bu Enola Holmes filmini incelememden hemen sonra izlemenizi güçlü bir hiddetle tavsiye ediyorum komşularım!

Bedava peynir sadece fare kapında olur!

19. yüzyılda geçip dönemin şart, olanak ve durumunu abes kaçmayacak denli aksettirebiliyordu bu film. Değindiği konular da her izleyicinin anlayabileceği tadda ve aşikar olarak işlenmekteydi. Zira gerek gözümüze soka soka verdiği feminizm mesajı ile gerek de ataerkil toplum yergisiyle alt metninin sağlam olduğu hissiyatını izleyen her bireyde hissettirme gayesi güdüldüğü kanaatindeyim. Nitekim 2 ayrı cinste yaratmış oldukları fark uçurum noktasında idi. Hikayesinde birtakım eksikler olmasına karşın diğer etkenler bu açığı fazlasıyla ve layıkıyla kapatmış. Ayrıca sonunun ucu açık bırakılmış olması da alacağı reytinge ve getireceği sesle orantılı olacak şekilde devamının gelebilmesi adına planlanmış bir kriter olduğu düşüncesindeyim.


Her birimiz iç dünyamızda bir arayış içerisindeyiz. Bize dayatılan yaşantıyı istemekten ziyade biz insanlar kendi yolumuzu çizme şartı koşuyor ve bunun uğruna çabalıyoruz. Hayat bir maraton ve engebeli, çorak arazi üzerine inşa edilen, uçsuz bucaksız bir yol üzerinde koşmamız isteniyor. Umut denen olgu da burada doğuyor ve turnusol görevi görüyor. O yolu koşmayı göze alıp hayallerin uğruna didinenlerden mi olacaksın yoksa bir limana sığınıp kendi kendine kuruntu uyduranlardan mı? Tabi şöyle de bir aleyhte detayımız var ki siz tüm bunları düşünürken acımasız olan bir olgu var: zaman. Zaman akıp gitmekte ve asla sınır tanımamaktadır. Zira yapman gereken zamanı beklemek büyük ahmaklık olup seni o tatlı limana sadece bir adım daha yaklaştırmaktadır. Nitekim doğru zaman diye bir şey yoktur zaman sadece vardır çünkü zaman doğru veya yanlışla ilgilenmez seçim yapmaz sadece akıp geçer ama akarken farkına varmazsan senin için yanlış olur bu yüzden eğer bir şeyler yapacaksanız ve doğru zamanı bekliyorsanız daha çok beklersiniz!

Son olarak buraya kadar okuma gereğini duyup, zamanını bunun uğruna ayırdığın için teşekkür ediyor, sabrına minnettar olduğumu dile getirmek istiyorum. Sağlıcakla, bilgi ile en önemlisi de film, dizi ve kitapla kal olur mu? Buraya tıklayarak da blog hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsin!

NOT: İÇERİSİNDE BULUNDUĞUNUZ SAYFANIN EN ALT BÖLÜMÜNDEN BLOGUMU TAKİP ETMEYİ VE BU YAZIDAKİ BEĞENİ BUTONUNA TIKLAMAYI UNUTMAYIN KOMŞULARIM!

The Truman Show’da Söylenmiş 1O Replik

Doğumunuzdan itibaren her anınızın izlendiğini düşünsenize! Hiçbir öznelliğinizin kalmadığını ve sizi sizden daha iyi tanıyan milyarlarca insan olduğunu. Akılalmaz bir yaşantı değil mi? Hiçbirimizin de bu baskıcılık ve rahatsızlığı istemeyeceği aşikar.

Peki bunu sizin için gözler önüne seren bir yapıt olduğunu ve bunu yine sizler için istemsizce deneyimleyen birisi olduğunu söylesem! O psikolojik, sosyolojik ve mitolojk kavramları müthiş felsefik bir biçimde işleyen The Truman Show filmi, 1998 yapımı olmasına karşın halen günümüzde etkisini yitirmemiş vaziyette ve müthiş kapı gibi varlığıyla adını kültleşen yapımlar arasına altın harflerle yazdırmıştır. Ve ben de siz komşularım için o filmde geçen replik ve diyalogları derledim, iyi okumalar!

Bu arada hayata anlam katacak nitelikteki şaheserin incelemesini de sitemde bulabilirsiniz komşularım. tekrardan iyi vakitler diliyorum!

1. Günaydın! Olur ya belki sizi göremem; iyi günler, iyi akşamlar ve iyi geceler!

2. Söylediğin yalanlar için parmaklarımı çapraz tutacağım.

3. Bizler dünyanın gerçeklerini, bize sunulduğu kadarıyla kabulleniriz. Olay aslında bundan ibaret.

4. İnsanların farklı yerlere gitmesinin sebebi, daha önce o yerlere hiç gitmemiş olması değil midir zaten?

5. Ya siz, sayın izleyici, yaşam sahnesinde size biçilmiş rolü oynayan bir oyuncu olmadığınızı söyleyebilir misiniz bana?

6. Göğe baktım; pamuk tarlası. Olsun, buna da şükür. Truman Show da yazabilirdi.

7. (Seni, kendini tanıdığından daha iyi tanıyorum.) Hiçbir zaman kafamın içine kamera koyamadın.

8. Geri gelmeye başlamazsan asla daha uzağa gidemezsin.

9. Birisi bana yardım edebilir mi? Çünkü içimden geldiği gibi davranıyorum!

10. Truman: Hiçbir şey mi gerçek değildi?
Christof: Sen gerçektin. Seni izlemeyi bu kadar güzel yapan da buydu
.

Son olarak buraya kadar okuma gereğini duyup, zamanını bunun uğruna ayırdığın için teşekkür ediyor, sabrına minnettar olduğumu dile getirmek istiyorum. Sağlıcakla, bilgi ile en önemlisi de film, dizi ve kitapla kal olur mu? Buraya tıklayarak da blog hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsin!

NOT: İÇERİSİNDE BULUNDUĞUNUZ SAYFANIN EN ALT BÖLÜMÜNDEN BLOGUMU TAKİP ETMEYİ VE BU YAZIDAKİ BEĞENİ BUTONUNA TIKLAMAYI UNUTMAYIN KOMŞULARIM!

The Truman Show İnceleme

DEĞERLENDİRME

Bir insan yaşantısının; doğumundan itibaren her anının kayıt edildiği, kurgulandığı ve gözler önüne serildiği bir hikayeyi konu alan The Truman Show, filmin isim kaynağı olduğu gibi Truman Burbank adlı kobayın sadece kendi gerçekliğinde yaşadığı ve geri kalan her bireyin aktör olup televizyon programının bir elemanı olduğu fevkalade senaryolu, bitiminde damak tadı bıraktıran bir Jim Carrey filmidir.


Jim Carrey filmi dememdeki asıl sebep şahane oyunculukta yatıyor. Mimiklerin efendisi olarak nitelendirdiğim bu güzel adam, sahnenin vermesi gereken tüm duyguyu oyunculuğuyla fazlasıyla veriyor. Tabi bu filmde Ed Harris’in müşkülperent bir karakteri harikulade canlandırıyor olması da akılları durgunluk raddesine kadar getiriyor. Aktörün oyunculuğu sahnenin mihenk taşıdır ve bu filmde omuza binen yükü oyuncular müthiş karşılıyorlar. Nitekim Jim Carrey’nin, Truman karakteriyle kalbimize dokunup oraya taht kuran şahane sözlerine de bu yazımdan ulaşmak mümkün!


Alt metinlerinde işlemiş oldukları mesajlar oldukça sağlam ve kayda değer biçimdedir. Truman’ın ona ithafen inşa edilen ve ”Dünya benim etrafımda dönüyor sanki” cümlesinin tam anlamıyla karşılığı olan yerden kaçma teşebbüsünde bulunurken dış dünyanın da bi bu kadar riyakar olduğunun vurgulanması gerçekten harika bir detaydı. Bize sunulan gerçekliği yaşadığımız bu yaşantıyla, bize dayatılan tekamülle ve sınırlarımızı çizen şartlandırılmamızla aynı kefeye koyuyorum ben başkarakterin yaşantısını. Truman Burbank, Seahaven adlı bir adada dünyaya gelmekte ve bir anonim şirket tarafından evlat edinilmektedir. Onun o ada sınırları çerçevesinde bir yaşantı ile şartlandırılması; eğitim gördüğü okulda, yaşadığı mahallede, izlediği televizyonda ve okuduğu gazetede her an yapılmaktadır. Bir oyun edasıyla biçimlenen bu yer hava durumunun ayarlanabildiği, aktörlerin belli bir rutin ile Truman’ın hayatında bir rol edindiği ve oyunun kurucusunun Tanrı yerinde konumlandığı bir yerdir. İnsan kaderinin çizildiği, halka mal edilen bir insanın hiçbir özelinin bulunmadığı bir dünyadır Seahaven. Seahaven gerçekten var mı sorusuna verilebilecek en iyi cevabın ben: Senaryosunun ilahi bir gücün kaleminden olan ve bize dayatılan gerçekliği yaşadığımız bu yaşantıda ya hepimiz birer Truman isek? Sorusuyla verilebileceğini düşünüyorum!

Bizler dünyanın gerçeklerini, bize sunulduğu kadarıyla kabulleniriz. Olay aslında bundan ibaret


İnsanlar gerçekçi bir tutumdan yanadır her daim fakat ortada bir pürüz var ki, gerçek denen olgunun ne olduğu hususunda karamsarlık dem vurmakta ve kıyıda balık edasıyla çırpınmaktadır. Herkesin kendisine göre doğrusu, hayata bakış biçimi, hal ve hareketleri olduğu gibi kimsenin bu sınırları ihlal etme yetkisi yoktur. Nitekim kavramlara farklı bakış açıları insan çeşitliliğini meydana getirmekte ve toplumu oluşturmaktadır. Fakat ”Millet ne der?” soru kalıbı şu zamanda çoğu insanın üzerine bir karabasan gibi çökmektedir. Her hareketimizi, alacağımız her kararı ve yapacağımız her işte bir başka bireyin etkisinin oldukça fazla olduğunu gözlemlemekteyiz. Bu stresli problemi, herkesin kendi öznelliği olduğunu ve herkesin sadece bir yaşantısı olduğunu söyleyip bu mantaliteyle çözümlemek bir hayli mümkün.

Peki ya Truman’ın dünyası? Yaradılanın, yaradılana yaratmış olduğu akılalmaz bir dünya! Başta da belirttiğim gibi hiçbirimizin Truman’a nazaran arta kalır bir yanımız yok! Herkesin kendinden bir parça, bir özellik bulacağını düşündüğüm bu kültleşen yapımı izlemenizi şiddetle tavsiye ederim komşularım!

Son olarak buraya kadar okuma gereğini duyup, zamanını bunun uğruna ayırdığın için teşekkür ediyor, sabrına minnettar olduğumu dile getirmek istiyorum. Sağlıcakla, bilgi ile en önemlisi de film, dizi ve kitapla kal olur mu? Buraya tıklayarak da blog hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsin!

NOT: İÇERİSİNDE BULUNDUĞUNUZ SAYFANIN EN ALT BÖLÜMÜNDEN BLOGUMU TAKİP ETMEYİ VE BU YAZIDAKİ BEĞENİ BUTONUNA TIKLAMAYI UNUTMAYIN KOMŞULARIM!

CESUR YENİ DÜNYA KİTAP DEĞERLENDİRMESİ

DEĞERLENDİRME

Tüm kartların yeniden dağıtıldığı, doğru bilinen gerçeklerin yanlışlarla yer değiştirdiği ve bireye empoze edilen şartlandırmanın müthiş bir kast sistemi doğrultusunda kullanıldığı ütopik bir dünya ile karşımıza çıkan bu kitap; her konudaki marjinal ve yergileyici konu işleyişi ile adeta geleceğin provası niteliğindedir.


”Ford”un ilah konumunda olup egemenliğini kurduğu bir yaşantıyı baz alan Cesur Yeni Dünya; kendine özgü kalemiyle eşi benzeri olmayan ve geleceğimize ışık tutacak kavramlarıyla ve de hayal gücünün beraberinde izahı olmayan şeyin yergisi olur sözüyle bütünleşen müthiş fırtınalı varlığıyla dünya klasikleri listesine adını çıkması imkansız bir biçimde altın harflerle kazımıştır. Bokanovski işlemleri ve Malthus alıştırmaları gibi kavramları da yeri esirgenemeyecek şekilde hayatımıza sokmuştur.


Herkesin herkes için olup mutlu olduğu, bireyin düşünüp hissetmemesi adına emperyal edilen her beyne, mensup olduğu sınıfa göre muamele yapılıp hipnopedik uygulamalarla şartlandırıldığı bir gezegenle karşımıza çıkan ve soma dedikleri uyuşturucu vasıtasıyla astral seyahatin nirvana eşiğinde dolanıp çakraların sınır tanımayıp ardı sıra açıldığı bir şekilde halkı uyutma amacı güden ve de duyusal film bandında yapıyor oldukları inanılması güç sınırsız 3D sinemalarıyla muntazam bir dünya vadeden bir kitap sunuluyor kitap kurtlarına. Size hayatın, gerçeklerin ve inandığınız her şeyin bir yanılsamadan ibaret olduğunu, beyin denen en yüce insan organının bilgi ile revize edildikten sonra ancak gözünüzdeki perdelerin ineceğini sert bir şekilde savunan bir kitap; size karşı konulmaz bir katkı sağlayacak komşularım!

Başlamak için en uygun zamanı beklersen hiç başlamayabilirsin; şimdi başla, şu anda bulunduğun yerden, elindekilerle başla!


Okumaya başladığım ilk andan itibaren bana 1984 kitabı vibe’ı veren ve izlediğim birçok filmin dayanak noktasının meğerse bu kitapmış dedirten bu anlamlı yazılar içeren sayfalar; sosyolojik, psikolojik ve mitolojik kavramları yeni baştan yaratıp insan fizyolojisini nevruz bayramlarındaki renkli yumurtalar edasıyla biçimlendiriyor olması benim için eşsiz bir okuma deneyimiydi. Bu tecrübenin şahsıma yönelik çok artıları olduğunu söylemeden edemiyor tarifi olmayan bir iştah ile yanan ruhuma müthiş bir doyum sağladığını belirtmek istiyorum.

Hayatın cilvesi sizi bir noktadan öbür bir noktaya kadar ki süreçte kat ettiğiniz yol boyunca sırtınızda bir yükmüşçesine yanınızda bulunur. Kendi yazgımızı belirleyemediğimiz bu yaşantıda şartlandırmamız önceden yapılıp koşmamız gereken çizgi zaten biz doğmadan evvel çizilmiştir. Tekamülümüz boyunca bu doğrultuda ilerler özgürlüğümüzü kutlarız umarsızca ve akılsızca. Geleneklerimizin zevklerimize ve fikirlerimize alıkoyduğu ve şekillendirdiği bir varoluş zaten müthiş acımasızca ki bu tiyatral senaryolu hayatımızda tüm bu engebeli yolla beraber etrafımıza çizilen sınır ve beraberinde getirdiği puslu hava yaşam standartımızı belirliyor. Nitekim tüm bunlarla beraber bize empoze edilen elimizdekilerle beraber yetinme ideası akıllara durgunluk noktasına kadar getiriyor. ” E bu kadar da olmaz ama!” demekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Bu kitabın öğütlediği ve bunun üzerine inşa ettiği mantalite bireyin hürriyetinin ne denli ehemmiyetli olduğu yönünde. Eleştirel perspektif ile her şeyi ama her şeyi korkusuzca top yağmuruna tutmakta, okuyan her bireyde yeni bir bakış açısı yaratmaktadır. Siz değerli okurlarımı da bu kitapla baş başa bırakıyorum. Okuyun, okutturun ve de en önemlisi alt metinlerle bahsedilen yerleri anlamaya, mantığınıza sığdırmaya çalışın!

Son olarak buraya kadar okuma gereğini duyup, zamanını bunun uğruna ayırdığın için teşekkür ediyor, sabrına minnettar olduğumu dile getirmek istiyorum. Sağlıcakla, bilgi ile en önemlisi de film, dizi ve kitapla kal olur mu? Buraya tıklayarak da blog hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsin!

NOT: İÇERİSİNDE BULUNDUĞUNUZ SAYFANIN EN ALT BÖLÜMÜNDEN BLOGUMU TAKİP ETMEYİ VE BU YAZIDAKİ BEĞENİ BUTONUNA TIKLAMAYI UNUTMAYIN KOMŞULARIM!

CHARLİE’NİN ÇİKOLATA FABRİKASI FİLM DEĞERLENDİRMESİ

DEĞERLENDİRME

Aile kavramının ehemmiyet dolu varlığını çocukların merkezinde olduğu bir hikaye ile anlatan ve son sekansında kimliği belli edilen, şoke edici bir şekilde bizi sarsan bir anlatıcının ilahi bakış açısı çerçevesinde yer yer dipnotlar vererek un ufalarcasına işlediği bu film; toplumsal normları reddeden bir yergileyicilik içinde inanılmaz bir kreatiflik ile kuşku olmaksızın aile arasında izlenebilecek rahatlıkta ve hoşnutluktadır.


Bu yapıtın, karakterler bazında ağır basılarak ancak hikayenin her detayına da entegre edilmiş bir şekilde veriyor olduğu mesaj oldukça aşikar: Aile olgusunun iyi ve kötü yanları. Her bir çocuğun toplumdan belli bir kesimi temsil ediyor oluşu ve ebeveynlerinin onlara karşı takındıkları hal, tavır ve tutumlarının çocuğun karakterini nasıl şekillendiriyor oluşu hususunda önemle durulmuş ve senaryo bu başlık adı altında kurgulanmıştır. Örnek vermek gerekirse, Willy Wonka’nın travmatik çocukluğu ve bizzat diş hekimi olan babasına ithafen çikolata sektörüne atılması baskıcı ve muhafazakar bir ailenin ürünüdür. Zira Veruca’nın müthiş şımarık olup her istediğinin anında olmasını istemesinde, Violet’in çok hırslı birisi olacak şekilde proje çocuk gibi yetiştirilmesinde, Mike’ın çok zeki olmasına karşın sinir küpü oluşundaki temel nedenin iletişimsizlik olmasında ve Augustus’un obur olacak bir biçimde kötü beslenmesine izin verilmesinde aile faktörünün çocuk üzerindeki hakimiyetinin ne denli fazla olduğunu gözlemliyoruz.

İyi düşünceleri olan bir insan asla çirkin olamaz!


Hayalinin müthiş güzellikte olduğu çikolata fabrikasının üzerine kurulu bu film; kast sisteminin ürünlerinin ne denli farklı tekamül ettiğini, ebeveynlerin varlığının ne denli önem arz ettiğini ve toplumun gövdesinde kuluçkada yatan sevgi kavramının ne denli yüce bir olgu olduğunu suratımıza acımasızca çarpmaktadır. Filmin realistliği hayalperest bir tarzda işleniyor olsa da içerisinde kullandıkları Wonka Barların filmin piarı için gerçekten çıkardıklarını ve o bir neslin gözdesi olan altın biletin uğrunda can pahasına koşulmuş olduğuna değinmem şaşalı bir beyin hacizi olmakla birlikte enteresan bir ilgi odağı oluşmasına sebebiyet olur sanırım!


En yakın bildikleriniz sizin hayatınızda paha biçilemez bir konumda olup yeri doldurulamayacak vaziyette olabilir. Sizi yüceltip size değer veriyor olabilirler fakat şunu sormalısınız kendinize her şeyden evvel, ”Ben bu yakınlık çerçevesinde istediğim gibi durabiliyor muyum? Velhasıl ben, ben olabiliyor muyum?” bu anekdot içerikli kilit soru hayatınızın temelini yerinden sarsacak fevkaledikle sizi yalnızlığa sürükleyebilir ki bundan sakın ola korkmayın. Bilin ki başkalarının değil, kendi çizdiğiniz yolda attığınız bir adım size değer katacak nitelikte olup içinizde saklı potansiyeli dışa vuracak güçtedir. Tüm bu konulara ithafen ne güzel söylemiş değil mi Şems-i Tebrîzî, ”Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?” Bu atıfla beraber zamanın geçip gittiğini, kendi hayatınızı yaşamanız gerektiğini ve hiçbir riskten kaçmamanızı telkin eder bu filmle sizleri baş başa bırakırım komşularım!

Son olarak buraya kadar okuma gereğini duyup, zamanını bunun uğruna ayırdığın için teşekkür ediyor, sabrına minnettar olduğumu dile getirmek istiyorum. Sağlıcakla, bilgi ile en önemlisi de film, dizi ve kitapla kal olur mu? Buraya tıklayarak da blog hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsin!

NOT: İÇERİSİNDE BULUNDUĞUNUZ SAYFANIN EN ALT BÖLÜMÜNDEN BLOGUMU TAKİP ETMEYİ VE BU YAZIDAKİ BEĞENİ BUTONUNA TIKLAMAYI UNUTMAYIN KOMŞULARIM!

YÜZÜKLERİN EFENDİSİ FİLM DEĞERLENDİRMESİ

DEĞERLENDİRME

Film sektörüne kazandırmış olduğu yepyeni ve özgün sinematik kavramlarıyla, eşsiz sahneleriyle, ruhumuzun içerisine sızan o büyük tesirli replikleri ile ve de tadına doyum olmayan müzikleriyle 21. yüzyıla damgasını vuran bu kamera kayıtları; ses kurgusunun doruklarına ulaştığı sekanslar bir yana, karakterlerin seyirciyle buluşturması adına seçilen oyuncuların kusursuzluğu ile Orta Dünya’yı yaşamımıza sokup dutluk olan bu arazileri çiçeklendirip taçlandırmıştır. Nitekim hayal dünyamızı dolduran ve onu sarıp sarmalayan bu yapıtlar; harikulade kurgusuyla zannımca gelmiş geçmiş en iyi üçleme lakabını doyasıya karşılar niteliktedir.


Yaratmış olduğu fantastik evreniyle o meşhur ”kitap mı yoksa film mi?” sorusu, bu film serisinin büyük sarkastik etkisi dolayısıyla bir çocuğa sorulan ” anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı?” sorusuyla eşdeğer konuma gelmiş vaziyettedir. İçerisinde 21 farklı ırk ve kendinize idol olarak belirleyebileceğiniz sürüsüne karakter barındıran bu şaheser; arkadaş sohbetlerimize katmış olduğu gollum, ork, büyücü, elf ve hobbit gibi canlı kavramları ile gönlümüze taht kurup orayı revize edip kentsel dönüşüm ile inşasını yapmıştır.

Kişilerin en ufağı bile geleceğin akışını değiştirebilir!


Şartlandırılmış olarak, minimalize edilmiş sınırlar ile gözümüzü açtığımız, ışık kümesiyle bezeli bu hayatta nasıl o sınırları aşabileceğimizi ve nasıl küllerinden doğan anka kuşu misali çizilen yolu yıkarcasına kendi benliğimizi bulabileceğimizi salt metinlerde aşikar bir şekilde gösteren bu başyapıt; yazılan, çizilen ve uyarlanan senaryoda hobbitler aracılığıyla cesareti ve dostluğu meltem edasıyla içimize işleyip vutran makinesinin deliciliğiyle beynimizin içine empoze etmiştir.


Gandalf’ın, Aragorn’un, Legolas’ın ve tatminkar hobbit Sam’in bulunduğu bir dünyada yaşayıp o havayı teneffüs etmek bunca yıllık yaşamımda düşlerime konu olup inanılası güç bir sürükleyicilikte hafıza sarayımı doldurmuştur. Onların kararlılığı ve cesaret dolu tehditkar tavırları, benimsediğim fakat bir türlü layıkıyla yerine getiremediğim karakteristik özellikler olup çıkmıştır. Zira bu karakterlerin beraberindeki yol arkadaşları ile ”Helms Deep” savaşında Uruk-hai yaratıklarına karşı verdikleri müthiş kahramanca düellonun tarih kitaplarında yer almaması için hiçbir parazitlik yoktur bilakis bu şartları fazlasıyla karşılar niteliktedir.

Keyif dolu vakit geçirmenize koşulsuz olanak sunacak bu yapıtları izlememiş güruhtansanız eğer gündelik bocalanmanızı bir kenara bırakıp kendi içsel dünyanızı besleme eğilimine hemen geçmeli ve hayatınıza karşı konulmaz biçimde anlam katacak olan bu 3’er saatlik 3 tane seyir zevki yüksek mükemmelliği göz kırpmadan izlemelisiniz komşularım!

Son olarak buraya kadar okuma gereğini duyup, zamanını bunun uğruna ayırdığın için teşekkür ediyor, sabrına minnettar olduğumu dile getirmek istiyorum . Sağlıcakla, bilgi ile en önemlisi de film, dizi ve kitapla kal olur mu? Buraya tıklayarak da blog hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsin!


NOT: İÇERİSİNDE BULUNDUĞUNUZ SAYFANIN EN ALT BÖLÜMÜNDEN BLOGUMU TAKİP ETMEYİ VE BU YAZIDAKİ BEĞENİ BUTONUNA TIKLAMAYI UNUTMAYIN KOMŞULARIM!

LUCİFER DİZİ DEĞERLENDİRMESİ

DEĞERLENDİRME

İlahi varlıkların, kaderleri inşa edilerek küçük bir kalibreye indirgenen aciz insanlarla içli dışlı olup, onların yaşamlarına adeta kapıyı kırıp daldıkları hikayeyi konu alan bu dizi; isminden de anlaşılacağı üzere Lucifer adlı meleğin -senaristin uygun gördüğü sıfatla Cehennemin Lordu’nun- Los Angeles’a, babası olan Tanrı’ya inkar olsun diye gelip bir gece kulübü açmasıyla süregelen yaşamını konu alıyor.


Tom Ellis’in müthiş İngiliz aksanıyla renk katıp sırtında taşıdığı bu dizi, eğlenceli vakit geçirmenize olanak tanıyacak niteliktedir. Zira çoğu yapımda olduğu üzere bu dizide de mantık hatalarıyla karşı karşıya kalıyor, kendinizi ”böyle iş mi olur arkadaş ya” noktasına kadar gelmiş olarak buluyorsunuz. Fakat çekilen sahnenin kurgusu, ışığı, kostumü ve ses yönetimi o denli iyi yapılıp, sık dokunup ince işlenmiş ki ardında kalan açığı fazlasıyla kapatıyor ve izleyen her gözde manipüleyi layıkıyla yerine getiriyor.


İnsanlık bazen şeytanı bile şaşırtabilir!


Alt metinlerinde verdiği mesajların oldukça ciddi ve önem arz ediyor olduğu düşüncesindeyim. Hepimizin bildiği ve aşina olduğu bir ilahi kavramın; hal, hareket ve tavırlarında masumiyetin ve samimiyetin ağır basıyor olması; giyimiyle, kuşamıyla ve günlük yaşantısı ile çekicilik arzu edilen biri konumuna getirilmesi; şeytanın ”asla yalan söylememesi” gibi doktrini dürüstlük abidesi formuyla bütünleştirip, izleyen her gözde şeytana karşı yaratmış olduğu iyimser tavrı ve tüm bunları birer mesaj niteliğinde telkin ediyor oluşu; muhafazakarlığı şahsımdan çok uzakta tutmaya çalışan benim, dikkatimi bir hayli çekti doğrusu. Hikayenin bir dayanağının olmadığını, kopuk dedektiflik hikayeleri ile çizgi romandan alınan karakterlerin ilahiyatla harmanlaştırarak seyirciye keyif seyri yüksek ve doyumunun damak tadı bıraktığı muazzam eğlenceli bir yapıt bahşedildiği kanısındayım.


İzlemeye başladığınız ilk andan itibaren sizi içine çeken, olay örgüsünde kaybolmanıza olanak sunan ve bir şeytanın suç mahallinde neler yapabileceğini görmenizi sağlayan bu keyifli kamera kayıtları; yaşamın amacının ne olduğu yönünde size sorular sordurtacak, sizlere bambaşka ve kendine özgün perspektifiyle hayatı sorgulatacak ve de nitekim gerçek denen olgunun ne kadar riyakar olduğunu gösterecek bir başyapıt siz dizi severleri bekliyor komşularım!


Ufkunuzda bir çakra daha açmak, dünyanın muntazamlığını tam anlamıyla kavramak istiyorsanız eğer mutlaka izlenmesi gereken polisiye dizileri listesine kendini altın harflerle yazdırmış olan bu yapımı vakit kaybetmeden seyrine bırakın :)

Son olarak buraya kadar okuma gereğini duyup, zamanını bunun uğruna ayırdığın için teşekkür ediyor, sabrına minnettar olduğumu dile getirmek istiyorum . Sağlıcakla, bilgi ile en önemlisi de film, dizi ve kitapla kal olur mu? Buraya tıklayarak da blog hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsin!


NOT: İÇERİSİNDE BULUNDUĞUNUZ SAYFANIN EN ALT BÖLÜMÜNDEN BLOGUMU TAKİP ETMEYİ VE BU YAZIDAKİ BEĞENİ BUTONUNA TIKLAMAYI UNUTMAYIN KOMŞULARIM!

Kırmızı Pazartesi Kitap Değerlendirmesi

DEĞERLENDİRME

Toplum bilincinin ne denli anlaşılabilir ve örtüşebilir olduğunu, ön yargıların nasıl insanı şekillendirip nasıl halkın ortak davranış biçimini oluşturduğunu ve de nitekim ”bana dokunmayan yılan bin yaşasın” zihniyetiyle varoluşunu oluşturan, cesaret yoksunu insanların, ruhsal çözümlemesiyle karşımıza çıkan bu kitap; herkes tarafından bilinen fakat engel olmak adına hiç kimsenin en ufak fiziksel ve sözel girişimde bulunmadığı bir cinayetin öyküsünü okurlarına eşsiz bir sürükleyicilikte sunuyor.

Olayın başkahramanı Santiago Nasar’ın ölümle sonuçlanan akıbetinin, kitabın ilk satırlarından biliyor olmamız kitaba sürükleyiciliğinden hiçbir şey kaybettirmiyor. Bilakis her gözde ve her bakış açısında bu cinayetin farklı senaryolarını görüyor, iliklerimizde adeta olayı yaşıyoruz!

Bana bir ön yargı verin, dünyayı yerinden oynatayım!

Gelenek baskısı altında işleyecek oldukları cinayeti, en başından beri insanlara mübalağaya da başvurarak alt metninde ”bizi durdurun!” şeklinde yalvarmaya çalışan ikizleri kasabadaki hiç kimsenin durdurmaya yanaşmıyor oluşunu tümdengelim olarak değerlendirecek olursak şayet bu olayı sadece ikizlere atfetmemiz doğru olmaz. Aksine aslına bakılırsa kasabanın tümünün işlediği cinayet olarak nitelendirmek gayet yerinde amirane bir tabir olacaktır.


Bir boş kuyuya atılan taş ne denli ses çıkarır ve de tüm dikkati kendisinde toplarsa ikizlerinde yapmış oldukları ve duyurmuş oldukları cinayette aynı tesiri kendisinde topladı. Fakat bir pürüz var ki o da, yazarın evrensel nitelikli olduğu düşüncesiyle romanın ağırlık noktasını oluşturduğu ve de ihlal edilen, görmezden gelinen ve vurdumduymazlığın hat safhada olduğu, halkın olay karşısındaki tutumuyla toplum yergisini yaptığı konuda. Türkiye’de, Zülfü Livaneli’nin de değindiği üzere isminden kaynaklı kitabın ana fikrinin anlaşılamıyor ya da yanlış anlaşılıyor olması gerçekten can sıkıcı bir durum olarak boy gösteriyor. Evrensel noktasının namus cinayeti olmadığı bilhassa aşikar durumda. Nitekim zannımca tüm gayem, bu novella’nın daha iyi anlaşılması ve yorumlanması düşüncesinde hemfikir oluşumdan değer olgusunu ön planda tutulmaksızın okuma tavsiyesini siz değerli komşularıma yapmak!

Son olarak buraya kadar okuma gereğini duyup, zamanını bunun uğruna ayırdığın için teşekkür ediyor, sabrına minnettar olduğumu dile getirmek istiyorum . Sağlıcakla, bilgi ile en önemlisi de film, dizi ve kitapla kal olur mu? Buraya tıklayarak da blog hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsin!

NOT: İÇERİSİNDE BULUNDUĞUNUZ SAYFANIN EN ALT BÖLÜMÜNDEN BLOGUMU TAKİP ETMEYİ VE BU YAZIDAKİ BEĞENİ BUTONUNA TIKLAMAYI UNUTMAYIN KOMŞULARIM!

SEFİLLER KİTABI DEĞERLENDİRME

DEĞERLENDİRME

Yaşanmışlıkların kişi şahsiyetini şekillendirdiği, tekamül denen o korkunç eşitsizliğin dağılımının nasıl zalim ve alçakça olduğunu ve de bir olguya inanma güdünün ne şiddetle ehemmiyet dolu olduğunu gösteren bu kitap; hayatın gerçeklerini, cereyanda kalmış kapı edasıyla suratınıza çarpmaktan hiç çekinmeyen yazar kalemiyle sizi derinden sarsmayı ve büyük bir ihtirasla tüylerinizi diken diken etme eylemini gerçekleştirmek üzere ruhunuzda yer bulmayı, orada kalıntılarını bırakıp tohumunu ekmeyi amaç ediniyor.


Kader insanın sığınacağı tek limandır. Yeri gelir bahanesi olur yeri gelir taptığı ve şükrettiği kavram niteliğini taşır. Oysa yazılan, çizilen senaryoda en büyük pay insanın kendisinindir. Olayın başkahramanıdır. O belirler gelecek olan olayları ve engelleri. O şekillendirir ve kurar yolunu arayacak olduğu labirenti. Zira karakter kisvesiyle betimleyebileceğim bireysel özgünlük ve hürriyette tüm bu doğurganlığı doğurur, Yani siz olan yaratıcıyı. Tanrı’nın potansiyelini içimizde bir yerde taşıyoruz hepimiz ve o derinliğe inmek büyük bir kabulleniş, mağrurluk ve faal niteliği gerektiriyor. İnanç denen olgu da tam burada başlıyor aslında; bu denli yüce bir varlığın, biz kusursuzluğa yakın insanların ebediyetten yoksun bırakılması ancak ve ancak bizden daha yüce bir varlığın akıl sır erdirebileceği ve sonsuz kudretiyle yapabileceği bir meziyet.

İLK ADALET MAKAMI VİCDANDIR!


Bu kültleşmiş romandan şahsımca çıkardığım dersin çok olduğunu siz değerli komşularıma belirtmek ve dile getirmek isterim. Düşünce dünyamın sonsuz labirentinde dalıp gitmekten büyük haz alan bir yapım var ve bu kitapta bunu defalarca yaşadım. Misal, Jan Valjan’ın kişilik değişiminin hepinizde fazlaca tesiri olacağından karşı konulmaz bir eminlik içerisindeyim. Vicdan mertebesini yüceltmenin hayattaki tek gayem olması gerektiği düsturunu bana aşılayan, önüme ne engel konulursa konulsun veya hangi girdap beni içine çekiyor olursa olsun tek doğru yolu dile getiren sesin, vicdanımın sesi olduğunu beynimin en kolay ulaşılabilir yerine katlayıp koyan, öğreticiliğin zirve yaptığı bu edebi eseri; siz kitleme kuvveti büyük bir biçimde teminini yaptırma sorumluluğu taşıyor ve temennimi söylemeden edemiyorum.


Toplum baskısını, romanın geçtiği zamanı ve bir insan silüetinde barınabilecek her türlü kişiliği, şahsiyeti ve karakteri en ince detayına kadar kuvvetli bir muntazamlıkla öğrenebileceğiniz, duyumsayabileceğiniz bir deneyim; kısa denemeyecek kadar uzun, uzun denemeyecek kadar kısa bu kitapta sizleri bekliyor komşularım!


Bu hayatta ve yaşantıda herkesin kendisine göre doğrusu olduğu aşikar. Peki bu doğruları neyin belirlediğini, neyin harikulade işleyen beyin tarafından doğru-yanlış ayrımını yaptığını hiç düşündünüz mü? Bizler, ilk 5 yaşlarımızda olan deneyimlerimizi ve yaşanmışlıklarımızı hatırlar vaziyette değiliz elbette fakat o değersiz gibi görünen 5 sene içerisinde yaşadıklarımız, hareketlerimiz ve durumlarımız bilinç altımızın oluşmasında en büyük etken konumunda. Bir fil düşünün ki bilinç altımız olsun ve üzerinde de onu zapt etmeye çalışan insan bulunsun. Aslına bakılırsa ne kadar tezat dolu değil mi? İşte bu denli aciz durumda filin üzerindeki insanın, bizim düşünme yetimiz olduğunu ve gelecekteki tecrübelerimiz olduğunu varsayalım. O insanın koca fili zapt etmesi ne denli zor ise bizimde kendimizi yani bilinç dışı kişiliğimizi kabullenmeyip hiçe saymamız olağan bir durum değil. Kitabın karakterler üzerinden bizlere öğütlediği bilinç ve doktrin de burada yatıyor işte: Kabulleniş. Hayat çeşitli badirelerle önümüzde her daim engel bulunduracak. Biz bunları kabulleneceğiz ve yolumuza devam edeceğiz. Ne bilinç altımız olan fili hiçe sayacağız ne de gelecekte edineceğimiz tecrübelerin temsili olan fil üzerindeki insanı. Gerekirse ehvenişerimizi seçip tanrının potansiyelini gün yüzüne çıkaracağız. Doğrularımızdan şaşmayacağız ama ona tutsak da olmayacağız. Biz belirleyeceğiz neyin doğru neyin yanlış olduğunu çünkü bizler hepimizden daha yüce ve güçlü bir varlığın her karakterini farklı bir amaç doğrultusunda bu yaşama gönderdiği seyyahlarız.

Son olarak buraya kadar okuma gereğini duyup, zamanını bunun uğruna ayırdığın için teşekkür ediyor, sabrına minnettar olduğumu dile getirmek istiyorum . Sağlıcakla, bilgi ile en önemlisi de film, dizi ve kitapla kal olur mu? Buraya tıklayarak da blog hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsin!

NOT: İÇERİSİNDE BULUNDUĞUNUZ SAYFANIN EN ALT BÖLÜMÜNDEN BLOGUMU TAKİP ETMEYİ VE BU YAZIDAKİ BEĞENİ BUTONUNA TIKLAMAYI UNUTMAYIN KOMŞULARIM!